Ana SayfaGündemAnayasa Mahkemesinden Sağlık Davalarına Önemli Mesaj: Adli Tıp Raporu Tek Başına Yeterli...

Anayasa Mahkemesinden Sağlık Davalarına Önemli Mesaj: Adli Tıp Raporu Tek Başına Yeterli Değil

Malpraktis davalarında vatandaşların en fazla çekindiği konulardan biri Adli Tıp Kurumu raporudur. Dosyaya “sağlık personelinin kusuru bulunmamaktadır” şeklinde bir rapor geldiğinde çoğu kişi artık davanın bittiğini düşünür.

Oysa Anayasa Mahkemesinin yakın tarihli bir kararı bunun her zaman böyle olmadığını bir kez daha gösterdi.

Karara konu olayda, otuz haftalık ikiz gebeliği bulunan anne sancı ve bel ağrısı şikâyetiyle hastanenin kadın doğum acil servisine başvuruyor. İlk muayenesinin ardından başka bir hastaneye sevkine karar veriliyor. Ancak anne iki saatten fazla hastanede bekletiliyor. Daha sonra ambulansla sevk edildiği hastanede sezaryene alınıyor; bebeklerden biri ölü doğuyor, diğer bebek ise çeşitli sağlık sorunları nedeniyle uzun süre tedavi görüyor.

Aile, zamanında ve gerekli tıbbi müdahalenin yapılmadığını ileri sürerek tazminat davası açıyor.

Dosyada alınan Adli Tıp Kurumu raporlarında ise sağlık personelinin uygulamalarının tıp kurallarına uygun olduğu belirtiliyor. İlk derece mahkemesi de büyük ölçüde bu raporlara dayanarak karar veriyor.

Ancak Anayasa Mahkemesi dosyaya çok daha farklı bir noktadan yaklaşıyor ve hastanın ve ailesinin ileri sürdüğü temel iddiaların gerçekten araştırılıp araştırılmadığına odaklanıyor.

Somut olayda annenin saat 17.50 civarında hastaneye başvurduğu, muayenenin ise yaklaşık 19.26’ya kadar yapılmadığı hastane kayıtlarından anlaşılıyor. Üstelik ikiz gebelik söz konusu ve bebeklerden birinin ters geldiğinin tespit edildiğine ilişkin ciddi iddialar bulunuyor.

Daha da önemlisi, dosyada bazı tanık anlatımları ile tıbbi kayıtlar arasında çelişkiler bulunuyor.

İşte Anayasa Mahkemesi tam burada önemli bir sınır çiziyor: Mahkeme, bilirkişi raporunu alıp dosyayı kapatamaz. Raporda cevapsız bırakılan önemli iddialar varsa bunların araştırılması gerekir. Çünkü bilirkişi hâkim değildir. Bilirkişi tıbbi konuda teknik değerlendirme yapar. Ancak hangi delilin dikkate alınacağına, hangi çelişkinin araştırılacağına ve sonuçta hukuki sorumluluk bulunup bulunmadığına karar verecek olan yargı merciidir.

Uygulamada bazen bilirkişi raporunda “tıbbi uygulama hatası yoktur” denildiğinde bunun davanın sonucu olduğu düşünülmektedir. Oysa rapor dosyadaki önemli bir iddiayı hiç tartışmamışsa, tıbbi kayıtlarla tanık ifadeleri arasında ciddi bir çelişki varsa veya hastanın gecikmiş müdahaleye ilişkin iddialarına cevap vermiyorsa mahkemenin bunları ayrıca değerlendirmesi gerekir.

Anayasa Mahkemesi de bu olayda, başvurucuların iddialarının yeterli özen ve derinlikle araştırılmadığı sonucuna ulaştı ve maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğine karar verdi. İhlalin sonuçlarının giderilmesi amacıyla da yeniden yargılama yapılmasına hükmetti.

Burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekir: Anayasa Mahkemesi “doktor kusurludur” veya “ölüm kesin olarak tıbbi hatadan kaynaklanmıştır” demiyor. Zaten bunu belirlemek Anayasa Mahkemesinin görevi de değil.

Söylediği şey çok daha temel:

Bu kadar ciddi iddiaların bulunduğu bir dosya yeterince araştırılmadan kapatılamaz.

Bu karar özellikle malpraktis davalarında önemli bir mesaj taşıyor. Adli Tıp Kurumu raporu elbette son derece önemli bir delildir. Ancak yargılama, yalnızca raporun sonuç cümlesinden ibaret değildir.

Bir hastanın saatlerce bekletildiği iddia ediliyorsa bunun nedeninin araştırılması; sevkin geciktiği ileri sürülüyorsa kayıtların incelenmesi; tanık anlatımları ile tıbbi belgeler çelişiyorsa bu çelişkinin giderilmesi gerekir.

Çünkü sağlık hukukunda bazen asıl sorun, dosyada bilirkişi raporu bulunmaması değildir.

Asıl sorun, doğru soruların bilirkişiye hiç sorulmamış olmasıdır.

Anayasa Mahkemesinin bu kararı da bize tam olarak bunu hatırlatıyor: Bir raporda “hata yok” yazması, tek başına bütün soruların cevaplandığı anlamına gelmez.

 

İLGİLİ BAŞLIKLAR
- Reklam -
Kayseri Gün Medya

Son Eklenenler