Ana SayfaDünyaTarihin sıfır noktasına yolculuk...(3)

Tarihin sıfır noktasına yolculuk…(3)

 

“Mezopotamya Ovası’nda
bir kartal yuvası gibi görünen,
gündüzleri seyranlık,
geceleri ise güzel
bir kadının ince
boynunda gerdanlık
gibi duran taşların
şiir yazdığı bir
masal şehridir MARDİN…”
diye tanımlanıyor seyahatimizin ikinci durağı, Mardin…

Tarihin Sıfır Noktasına Yolculuğu anlatırken, şimdi de yolumuz

Mardin’de Deyrul-Zafaran Manastırı’na düştü…
Dağları, engebeli yolları aşarak dar ve tozlu yollardan çıkarak ulaştık

Mardin’deki Deyrul-Zafaran Manastırına.

Bilmiyoruz tabi, karşılaşacağımız ve taa benliğimize kadar işleyecek bir bekleyişin hikayesini.

Siz daha önce Ammo Bahe’nin hikayesini duymuş muydunuz?

Ben duymamıştım.

Mardin seyahatini anlatmaya bu nedenle en sonundan başlamak istiyorum…

Bizi derinden etkiledi…
Bir umutsuz bekleyiş…
Çaresizliğin dibine vurduğu

daha acınası bir hayat hikayesi daha duymadım.
***
Çaresiz bir anne, oğlunun kulağına: “Burada kal, döneceğim…” dedikten sonra da

“Gelince seni kırmızı çoraplarından tanırım, çoraplarını çıkarma” diyerek gider.

Ve gidiş o gidiş.


Bir kez döndüğü söyleniyor ama dönüşte de yine Bahe için vuslat olmaz…
O çocuk annesini tam 70 yıl boyunca o kapıda bekler. Kısaca hikaye bu…

Ama yaşananlar koskoca bir 70 yıl…
***
Mardin’in taş duvarları arasında yankılanan,

sadakatin ve kırık bir çocuk kalbinin en hüzünlü hikayesidir bu…
***
Henüz kundakta bir bebekken, açıkta kalan yüzüne ve gözüne yırtıcı bir kuşun

(bazı anlatılarda bir horozun) saldırmasıyla başlar onun trajedisi.
Bu acı olay, Bahe’nin bir gözünü tamamen kör etmekle kalmaz,

zihninde de ömür boyu taşıyacağı o çocuksu saflığın, o masum hasarın sebebi olur.
Babasını erken yaşta kaybedince, annesi Vedia Hanım üç çocuğuyla yapayalnız kalır.
Çaresizlik ve yoksulluk bükünce belini, daha güvenli bir yaşam ümidiyle Suriye’ye göç etmeye karar verir.
Ancak en zayıfları, bakıma en muhtaç olanı olan küçük Bahe’yi bu zorlu göç yoluna dayanamaz diye

Deyrulzafaran Manastırı’nın rahiplerine emanet eder.

Giderken kulağına fısıldadığı o son söz, Bahe’nin sonraki 70 yılına yön verecektir:
“Burada bekle Bahe, geri dönüp seni alacağım.

Gelince seni kırmızı çoraplarından tanırım, çoraplarını çıkarma”
İşte o günden sonra zaman, Deyrulzafaran’da Bahe için adeta durur.
Manastır sakinleri ona sevgiyle kucak açar, o da oranın bir parçası olur.

Yıllarca manastırın bahçe işlerini yapar, çiçekleri sular, çan çalar, her köşesine emek verir.

Ama gözü hep o büyük kapıdadır. Kapı her gıcırdadığında, içeri her kadın girdiğinde,

“Annem geldi!” diyerek o çocuksu saflığıyla kapıya koşar.
Yıllar sonra annesi bir kez manastıra uğrayıp,

“Bavulunu hazırla, haftaya gelip alacağım” diyerek tekrar gitse de,

o vaat edilen “hafta” hiçbir zaman gelmez.


***
Bahe, tek göz odasında, bavulu kapının önünde hazır bir şekilde tam 70 yıl boyunca o kapıyı gözler.
2014 yılında bu dünyadan göçüp gittiğinde, ardında sadece hüzünlü bir bekleyiş değil;

insan kalbinin ne kadar büyük bir umutla ve sadakatle sevebileceğinin kanıtını bırakır.
Bahe’nin yaşam hikayesi böyle anlatılıyor.

***

YAZININ ÖZÜ:
“Bir anne ‘geleceğim’ dedi;
Ammo Bahe ise
o söze bir ömür inandı.”

Yolunuz bir gün Deyrulzafaran’a düşerse, bahçedeki çiçeklere iyi bakın;

biz Bahe’nin hikayesini gezi sonunda manastırı daha önce ziyaret eden ve

hikayeyi bilen Kaynım Ali İhsan’dan duyunca öğrendik…

Keşke daha öncesinde bilerek gitseydik diye hayıflandık.

Çünkü “çiçeklerinin her birinde 70 yıllık bir çocukluk özlemi, her rüzgarda ise

“Geleceğim Bahe” diyen o annenin hiç tutulmayan sözü gizli…” yazılıp çiziliyor…
***
Bahe’nin Deyrul-Zafaran Manastırı için,

“Kutuplaştırılan bugünün Türkiye’sinde,

farklı dinlerden ve ırklardan oluşan tüm insanlarımızın,

ANNE SEVGİSİ kutsallığında buluştuğu

kadim bir tarihi ve kutsal mekandır.” deniliyor

 

 

Küçük bir anekdotta da büyük bir acının dışa vurumu gizli.
Yine kırmızı çoraplar tabiki…
Bahe’nin ölümünün ardından yattığı yatağın altından yüzlerce kırmızı çorap bulunuyor.
Bu sonsuz yalnızlık için çok haberler yapılmış, makaleler yazılmış.

Ödül alan belgeseller çekilmiş…
***
Deyrul- Zafaran’ın, safran çiçeğinden gelen özel safran adı gibi o da

manastırın renkli simgesi olarak yaşamış. Ama annesi ve

kardeşlerini bir daha hiç görememiş.
Öldüğünde de ayağında kırmızı çorapları varmış…

Ne diyelim günümüzün aşk ve sevgiden anlamayan, günü birlik yaşanan yoz,

hiçbir duygu barındırmayan aşklarına ithafen burada kalsın…
Dilerim bir kez dahi Bahe’nin hikayesi karşılarına çıktığında

sevginin ne demek olduğunu anlar ve ona göre severler…
Yine çarpıcı bir hikaye ile karşımıza çıkan, unutulmaz

“Al Yalmalım”ın repliği…
Sevgi neydi?…
Öyle üç-beş günlük bir gönül macerası mı?,

yoksa 70 yıl süren bir gelip gelmeyeceği bile bilinmeyen birini beklemek mi?
Emek mi?
Yolunuz bütün güzel duygular gibi sevgiyi de bilen birine denk getirsin…
Sevgiyle kalın…

İLGİLİ BAŞLIKLAR
- Reklam -
Kayseri Gün Medya

Son Eklenenler