Ana SayfaYaşamSessizce Kırılan Eller

Sessizce Kırılan Eller

Hayatın en güvenli limanı olması beklenen aile içi ilişkiler, ne yazık ki bazen kırılganlığın ve hayal kırıklığının en derin yaşandığı yer haline gelir. Yabancı birinden gelen vefasızlık kolayca teğet geçip gidebilirken, aynı sofrayı paylaştığınız, canınızdan saydığınız birinin yapılanları bir kalemde silip atması insanın ruhunda onarılması güç yaralar açar.
Aile içindeki fedakârlıklar çoğu zaman göze görünmez birer harç gibidir. Bir ana-babanın evladı için ömrünü adaması, bir kardeşin diğeri için kendi hakkından vazgeçmesi ya da zor zamanlarda koşulsuz açılan kucaklar… Bütün bunlar, bir süre sonra karşı taraf için kazanılmış bir hak, verilmesi zorunlu bir hizmet gibi algılanmaya başlar. Sınır tam da burada aşılır. Yapılan iyilikler ve gösterilen ihtimam bir alışkanlığa dönüştüğünde, o emeğin değeri unutulur; en küçük bir aksamada ise yılların birikimi tek bir cümleyle yok sayılabilir.
Aile içi bağlarda en çok yıpratan şey, uzatılan elin bir zorunluluk sayılması ve geçmişte verilen emeklere karşı en temel insani saygının bile esirgenmesidir. Dün her ihtiyacında yanında olunan bir aile ferdinin, bugün yoluna devam ederken arkasında bıraktığı omuzları tanımamazlıktan gelmesi, sadece bireysel bir vefasızlık değil, aile kavramının özüne verilmiş bir hasardır.
Görmezden gelinen her fedakârlık, değersizleştirilen her emek, insanın içindeki o saf ve temiz kaynağı bir daha açılmamak üzere kurutur. En yakınından vefasızlık gören bir insan, sadece karşısındakine olan güvenini kaybetmez; dünyaya, insanlığa ve hatta kendi merhametine olan inancını da yitirir. Bir zamanlar karşılık beklemeden, sırf kalbinden taştığı için iyilik yapan o açık ruh, yavaş yavaş kendi içine kapanır, etrafına kalın duvarlar örmeye başlar.
Verilen emeklerin yok sayılması, insanı sadece kırıp geçmez; onu zamanla katılaştırır, soğutur. İyilik yapmanın, paylaşmanın, bir başkasının yükünü sırtlanmanın anlamsız olduğuna dair beliren o zehirli şüphe, ruha bir kez sızdı mı bir daha söküp atmak kolay olmaz. En büyük zarar da tam olarak burada başlar: Gerçekten uzatılmaya değer eller, daha önce kırılmış bir elin tereddüdü yüzünden tek başına kalır. Bir insanın yaşayabileceği en sessiz trajedi, fedakârlık yapmaktan çekinmeyen o cömert kalbin, yaşadığı vefasızlıklar yüzünden kimseye dokunamaz hale gelmesidir.
Sonunda zaman akar geçer; el uzatılanlar kendi konforlarında yaşamaya devam ederken, arkalarında kalbi nasır bağlamış, sevmeye ve güvenmeye korkan küskün ruhlar bırakırlar. Ve bir insanın içindeki o iyilik yapma arzusunu, o çocuksu inancı öldürmekten daha büyük bir vebal yoktur. Bir gün her şey sustuğunda, unutulan emeklerin sızısı unutanın vicdanına bir yük olarak çökerken; o haksızlığa uğramış kalplerin sessizliği, dünyada bırakılmış en ağır, en kırgın çığlık olarak kalacaktır. Maskelerin Ardındaki Gerçek
İnsan ilişkilerinin en sarsıcı sınavı, açıkça dile getirilen düşmanlıklar değil; samimiyet maskesinin arkasına gizlenmiş gizli ajandalardır. Hayatın akışı içinde çoğumuz, bakışlarında dostane bir sıcaklık taşırken zihninde tamamen farklı bir satranç oyunu kurgulayan insanlarla karşılaşırız.
Yüzünüze bakarken tebessümünü esirgemeyen, her cümlenizi onaylayan ve her başarınızı coşkuyla alkışlayan bu profiller, yanlarından uzaklaştığınız an kimlik değiştirir. Kurdukları cümlelerin tonu birden ağırlaşır; paylaştığınız bir sır, kapalı kapılar ardında bir koz veya sohbet malzemesi haline gelir. Bu kişilerin en belirgin özelliği, ilişkileri bir paylaşım alanı değil, bir çıkar ve avantaj hesabı olarak görmeleridir. Sizinle kurdukları bağın derinliği, tamamen onlara sunduğunuz fayda ile sınırlıdır.
Bu tarz davranışların tehlikesi, ilk anda fark edilmelerinin zorluğunda yatar. İyi niyetli bir insan, karşısındakini de kendisi gibi şeffaf varsayma eğilimindedir. Ancak zamanla hissettirdiği o tuhaf huzursuzluk, kelimeler ile niyetler arasındaki uyuşmazlığın ilk sinyalidir. Sizin yanınızda başkalarının arkasından kolayca konuşabilen birinin, siz yokken de sizin hakkınızda benzer bir dili kullanmayacağını düşünmek aşırı bir iyimserlik olur.
Göz göre göre sürdürülen bu sahte yakınlıklar, zamanla insanın insanlığa olan inancını aşındırır. Her adımda bir art niyet aramak zorunda kalmak, en samimi sohbetlerde bile bir savunma mekanizması geliştirmek, ruhu içten içe yoran ağır bir yüktür. Oysa gerçek dostluk, zırhlarımızı söküp atabildiğimiz, kendimizi güvende hissettiğimiz bir liman olmalıdır. Bizi sürekli teyakkuzda tutan, sürekli bir gölge takibi hissi yaşatan insanlarla çevrelenmek yerine, yalnızlığın sade ve dürüst dinginliğini seçmek çok daha sağlıklı bir tercihtir.
Ruh sağlığını ve iç huzuru korumanın yolu, bu çift katmanlı ilişkileri fark ettiğimiz an mesafe koyabilmekten geçer. Hayat, ne söylediği ile ne düşündüğü birbirini tutmayan insanların niyetlerini çözmeye çalışmak için fazlasıyla kısa. Şeffaf olmayan, içtenliği bir strateji olarak kullanan ve kapalı kapılar arkasında farklı bir kimliğe bürünen kişilerden sessizce uzaklaşmak, kendimize borçlu olduğumuz en temel öz saygıdır. Etrafımızı, arkamızı döndüğümüzde de yüzümüze baktığındaki netliğini koruyan insanlarla doldurmak dileğiyle.

İLGİLİ BAŞLIKLAR
- Reklam -
Kayseri Gün Medya

Son Eklenenler